
Binlerce yıl öncesinden bugüne gelen bir lezzettir boza. Kaynaklar yedi-sekiz bin yıl öncesine tarihlese de, biz 19.yüzyılda Balkanlar’dan İstanbul’a gelen Sadık Ağa ile başlayacağız hikâyemize. 1870 yılında Prizren’den İstanbul’a gelen Sadık Ağa o dönemde mevsimine göre bozanın yanı sıra salep ve kayısı hoşafı da satmaya başlar. Fakat bir süre sonra bozaya yoğunlaşır ve bir imalathane kurarak bozada yenilik yapar. Bozanın sulu kıvamlı, esmer renkli ve ekşi tadını farklı bir yöntem deneyerek koyu kıvamlı, açık sarı renkli ve yeni -mayalanma kabarcıklarının oluştuğu andaki hafif ekşimsi- haline getirerek üretmeye başlar.
Uzun yıllar özellikle kış gecelerinde saray ve çevresinde omzunda taşıdığı bakır güğümlerde bu yenilenmiş lezzeti sunarak İstanbul halkına iyice sevdirir ve her geçen gün bozaya olan talep artar (yakın zamanlara kadar kış gecelerinde “Boza…” sesini duyardık, gittikçe azaldı). Sadık Ağa 1876 yılında dönemin en kıymetli semtlerinden biri olan Vefa’da ilk dükkânını ve hatta bilinen ilk boza dükkânını açar. Adını ise bu müstesna semt ile belki de uzun yıllar boyunca özdeşleşecek bir marka olacağından habersiz “Vefa Bozacısı” olarak belirleyerek dükkânın önüne -bugün hala yerinde duran o mermer eşiği- yerleştirir.
İşinin başından hiç ayrılmayan Sadık Ağa, boza yapımını oğlu İsmail Hakkı Efendi’ye devredecektir. 1891 doğumlu İsmail Hakkı Efendi sıbyan mektebi (ilkokul) ve Beyazıt Rüşdiye’sinde (ortaokul) okumuş, daha sonra Mercan İdadisi’nden (lise) mezun olmuş ve 1911 yılında Mülkiye eğitimini tamamlamıştır. Eğitiminden sonra Osmanlı ordusunda Balkan ve I. Dünya Savaşlarına katılmıştır. Savaşın ardından 1918 yılında çıkan yangında Vefa semti ve dükkân büyük hasar görmüş, harabeye dönmüştür. Bu arada Suriye Cephesinden dönen İsmail Hakkı Bey savaş sonrası, aldığı eğitimler sayesinde devlette görev alma imkânı olmasına rağmen babasının yanında işin başında olmayı tercih eder ve birlikte dükkânı yeniden ayağa kaldırırlar. O yıllarda baba oğul, dükkânlarında boza ile birlikte üzüm şırası, sirke ve Hamidiye Suyu da satarlar.
Bugünlerde olduğu gibi taklit ürün konusu o dönemde de markalar için büyük bir sorun olmuştur. Vefa Bozacısı 1931 yılındaki bir gazete ilanında “Muhterem Ankaralılara, gördüğüm lüzum üzerine Ankara’da şube açmadığımı ve kimsenin namımdan istifade edemeyeceğini beyan eylerim” açıklamasını yapma gereği duymuştur.
Yine aynı yıllarda İsmail Hakkı Bey üretimde farklılaşmak, bazı yenilikler yapmak, standartları sağlamak ve kapasiteyi artırmak için torna ustası bir yakını ile boza üretiminin ilk ve özel makinalarını Haliç Tersanesinin torna tezgâhlarında yaptırır. Bugün Vefa’daki Vefa Bozacısı’nın dükkânına gittiğinizde bu sistemin 1928 yılından beri halen korunmakta ve çalışmakta olduğunu görebilirsiniz. Elbette Vefa Bozacısı markası aradan geçen neredeyse 100 yıldan fazla zaman içinde büyümüş farklı tesislerde, yeni teknolojiler ile yatırımlar yapmaya devam etmiştir. Fakat bir gün müzeye dönüşmesini ümit ettiğimiz “bu küçük dev dükkân” hala üretime devam etmektedir.
Tarihler 18 Kasım 1937’yi gösterdiğinde İstanbul halkının alıştığı ve vazgeçilmez bir mekân haline gelen Vefa Bozacısı çok kıymetli bir konuk ağırlar. Yaveri Salih Bozok’un anlatımıyla Atatürk de canı boza çektiğinde soluğu Vefa Bozacısı’nda almak istemiştir. Son dönemde mekân ziyaretleri ve kalabalıklar konusunda dikkati elden bırakmamak gerektiğini belirterek, Vefa Bozacısı örneğinde olduğu gibi bozanın lezzetini yerinde, mermer eşiğe dokunarak, arkada 100 yıldır çalışan sistemi duyarak, mekânın kokusunu alarak deneyimlemek bir başka güzel. Bize iyi gelen bir bardak bozadan fazlası galiba. Bize iyi gelen demişken, boza içeceğinin bir B vitamini deposu ve glütensiz besleyici bir lezzet olduğunu hatırlatmakta fayda görürüm. Bütünsel sağlığın pek revaçta olduğu bugünlerde hem ruha hem bedene şifa bir ürün.
Spor Kulüplerine değerli katkıları ile de bilinen İsmail Hakkı Bey’den sonra bu değerli markayı Mustafa Vefa ve Vehbi Vefa devralmıştır. Yıllar içinde hikâyelere konu, şairlere ilham olmuş markayı bugün dördüncü nesil Sadık Vefa ve Ferdi Vefa yönetmektedir. Görünen o ki yüz elli yıldır devam eden geleneksel lezzetin değerli markası, her dönem bazı yenilikler ile bugüne gelmiş. Markanın son kuşak yöneticisi Sadık Vefa, Vefa bölgesindeki yenilenme projelerini ve Çorlu’daki yatırımlarını heyecanla anlatırken ben de heyecanlanıyorum. Ayrıca bir süredir dükkâna çok sık gidemesem de e-ticaret kanallarından temin edebildiğimiz için seviniyorum. Temini ve saklanması konusundaki sorularıma cevap verirken Sadık Bey hemen ekliyor: “Boza canlı bir içecektir. Buzdolabında tutamazsınız, üşür! 10-12 dereceyi sever, alt derecelere düşerse o sevdiğimiz kıvamı bozulur”. Boza deyince tabii ki akla hemen leblebi ve tarçın gelir, anmadan geçmeyelim.
Savaşlar, yangınlar, hiçbir şey vazgeçirmemiş vefalı Vefa Bozacısı’nı. Bu gerçek hikâyeler yeni nesil girişimcilere fikir verebilir. Her girişimin hedefi bir markayı geliştirmek, büyütmek ve satmak olmak zorunda değil, hatta satılmaması da değerli bir seçenek. Hedefimiz işini iyi yapmak, sürdürülebilirlik kavramının hakkını vermek ve Simon Sinek’in dediği gibi “hepimizden uzun yaşayacak bir şey inşa etmek” olmalı. Marka veya girişimci deyince tek tip bir yaklaşımdan bahsedemeyiz, ihtiyacımız olan ilham çeşitliliktedir.
Nesilden nesile yaşamaya devam eden canlı, besleyici, bol vitaminli, tarihi, kültürü gerçek hikâyesi olan bir lezzet Vefa Bozası.